Caner Erden

Caner Erden

Endüstri Mühendisi, Araştırma Görevlisi

Neşe içinde hep bi hüzün..

İnsan gökyüzüne bakınca ne kadar hadsiz bir acizlik ve fakirlik içinde olduğunu hissedebiliyor. Gökyüzünü seyre daldığımızda karşılaştığımız azameti ne göz alabilir, ne beyin idrak edebilir. Gökyüzündeki bu muazzam büyüklükteki alemi bilim insanları ölçmekten vazgeçmiş, ölçüsüne sonsuz deyip işin içinden çıkmışlar.

Gökyüzü bir kenara bulutlar bile kendi başlarına sanki başka bir alem. Onlar da başka bir gezegen kadar kocaman ve esrarengizler. Onların yanımızda görmek istediklerimizin şekillerine girmek gibi bir yetenekleri var. Kalbimizden geçeni nasıl da biliyorlar değil mi? Her zaman görmek istediğimiz şeyi bir de bakıyorsun bulutlarda görüveriyorsun. O yüzden bulutlar özlem duyanların baktığı ilk yerdir. Özlediklerimizden bi parça bir şeyler getirir ümidiyle bakılır bulutlara.

Aslında bir defa gözler kapatılıp tekrar bakılınca anlaşılacak ki, aptalca bir şeye kapılıp benzetme yapılmış. Ortada hiç de öyle bir şey yok. Bulut yine aynı bulut ve benzemiyor artık özlediğimiz şeye. Yine bir kez daha  arzu edilen şekil gelmeyince anlaşılacak ki, bulutları şekilden şekle sokan aslında gözlerimizmiş.

Gözlerimizin önüne çizdiğimiz gölge buluta yansır. Bulut karanlık gördüğü bölgenin şeklini alır. Resmi çizen de biziz sonra onu bulut boyutuna getirip gökyüzüne yansıtan da, olmaz ise oldurup onu oraya uyduran da.

Gökyüzünü bırakıp yeryüzüne bakmak, yani sonsuz genişlikten küçük mahallemize nazar etmek; güneşten gözü çevirip lambaya bakmak gibi. Milyonlarca kilometreden gelip birkaç metre ötedeki ışığın tesirini aşan güneş gibi gökyüzündeki olaylar yer yüzündeki olayların etkisini büyüklüğüyle işgal eder. Amaçsızca günlük koşuşturmacalar, aldatmalar, yalan söylemeler, kalp kırmalar, tek taraflı çıkarlar, dedikodular, anlayışsızlıklar, hoşgörüsüzlükler… Buralarda gökyüzünün azametinden eser yok. Ne kadar da küçük işler bunlar. Hangi birinin ehemmiyeti olabilir? Yapana sorsan dünyayı kurtaracaktır ama bu dünyanın umrunda bile değil. O kendisine emredilmiş işleri muntazam bir şekilde yapmakla meşgul, sen ise çıkarın uğruna bir şeylerin peşindesin. Hep bi ahestelik peşindesin, hep bi boş işler bulup uğraşıyorsun. Yeterince düşünmüyor, yeterince anlamıyorsun.

Konuyu ne zaman kendime getireceğim de duygu ve düşüncelerimi izah edebileceğim diye düşünüyordum ki ohho çoktan gelmişim de geçiyorum bile.

Ben bilmiyorum, ne kadar küçük olduğumuzu yeni yeni anlamış gibiyim sanki. Daha önce biliyor olsam da sanki bu durumu yeniden içselleştirdim.

Bu hakirlik de bana yolculuk yapma isteği veriyor. Uzaklara, sadece uzaklara gidebilirsem belki yolların uzunluğu, dağların yüceliği, tarlaların bitmek bilmez genişliği beni ferahlatabilir. Başımı alıp gidebilirsem, yerini bilmediğim bir yere -dilini bilmediğim insanların yaşadığı bir ülkeye mesela- o zaman hayatta yeniden bir şeyler hissedebilirim gibi geliyor. Bir yerlere gidip kaybolabilirsem, bu ruhuma iyi gelebilir. Ruhum oldukça dar bir geçitten geçiyor. Aklım yeterince hizmet edemiyor, ellerim maharetli işler yapamıyor.

Biliyorum, bunlar hep gerçek limanına çakılı kaldığımdan, kalkmak bilmez bir demiri denizin dibine attığımdan. Nedense o limandan çıkacak cesareti kendimde bulamıyorum. Ne zaman denize doğru açılsam bir yalan rüzgarı gemimi etkisi altına alacak diye korkuyorum. O yüzden birkaç metre dahi açılamıyorum. Okyanusta olsam bile, benim için deniz derya demek o an üzerinde bulunduğum alan kadar bir su birikintisi ancak.

Bambaşka bir gezegende, bambaşka insanların yaşadığı, bambaşka doğruların hüküm sürdüğü, bambaşka duyguların hissedildiği yerlere gidebilmek için kendimde sürekliliği olan bir güç bulamıyorum. Veya daha doğrusu, kendime yeterince inanmıyorum. Hep bilinmezliklerin beni esiri altına almasından, hep yanlış yaşanmışlıkların adım atmama engel olmasından.

Ne diyordum??? evet, ruhumdan ziyade bedenim, konakladığı yerde henüz şartlar zorlaşmamış olsa da, durduk yere göç etmek istiyor. Kaybolmak istiyor. Hüzün de var yok değil, az bir şey de olsa var. Eksiklik desen her yanımda, her şeyimde zaten…

Şimdi birazdan bir Türk kahvesi yapacağım kendime, efkarımı her yudum biraz daha hafifletsin, eksiklerimi doldursun dileğiyle içeceğim kahvemi. Belki sonra telefonumdan özenle şeçtiğim bir türkü açarım. İşte o zaman ağlamak için şartları olgunlaştırabilirim sanırım. Zaten ne zaman bir türküde kendimi bulsam ağlamamak için göz yaşlarımı zor tutuyorum. Göz yaşlarını tutmak ağlamamak olmuyor gerçi.

Olsun…

Bütün hüzünlerim bir kenara ağlarken dahi garip bi neşe var içimde. O neşe bana ‘tepeden bakan hayata inat, sen gökyüzüne bakmaya devam et’ diyor.

Gökyüzüne, yani uzaklara… İçimde uçurtmasının ipini son anda, son bir koşuyla yakalamış çocuk sevincini kaybetmeden

gökyüzündeki yolculuğum bitmemeli. Uzaklara gitme isteğim bitmemeli. Ve hala kaybolma isteğim varken neşem bitmemeli…

Her sabah apartmanın önündeki okulu gördükçe ilkokula dönmek ve okul bahçesinde oyun

oynayanların neşesinden biraz çalmak ve o neşeyi benden çalmış olanlara kızmak istiyorum…

Neşesi kaybolmayan hüzün, ne zaman dostum? Sen benim yeryüzü kadar unuttuğumsun, gökyüzü kadar da özlediğim. Hatırlayamadığım kadarına özlem duyacağın zaman, ne zaman? Ne zaman dostum, güle güle?

Ne zaman he seni lanet olası pislik? Tek sorun kafanın bir un çuvalı olması değil, onun içinin boş olması da büyük bir sorun senin için. Bunu biliyorsundur umarım? Tanrı aşkına dostum söylesene he.

heh pardon ya, az önce amerikan filmi seyrettim de:)

1 Comment

  1. Leo Perry

    http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRugowfBFdJHbJ6EvUWGJFsEDbArNUYj ZuWbzxz-60ESI7m9-Zb&t=1 Seni seviyordum ve senin haberin yoktu. Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun herkesten başkaydı işte. Güldüğün zaman yukarıya bakardın. Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı, ne güzeldiler… Sen bilmiyordun, ben seni s…eviyordum. Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler. Duvarlara, vitrin camlarına kaldırımlara çarpıyordu. Geri dönüyordu çoğalarak. Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, her şeyi erteleyişim oluyordun. Kalp ağrısı oluyordun, birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun. Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk. Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyor ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk. Cesurduk… Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller. Ben seni seviyordum, bilmiyordun. Sevinçlerim oluyordun arasıra, sen hiç bilmiyordun. Sonra herhangi biri oldun. Bütün sevinçlerim bittikten sonra yağmurlar yağdı serin haziran akşamları… Sonra bir gün uzaktan gördüm seni. Saçların bana inat, başın her şeye meydan okuyarak. İşte yine aynı… Kalbimi acıttın. Her zamanki gibi. Değiştik sanıyordum. Ve sen yine bilmiyordun.

    Reply

DROP A COMMENT

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir