Caner Erden

Caner Erden

Endüstri Mühendisi, Araştırma Görevlisi

Herkes kaçar pişmanlıklarından…

Bazı insanların yüzüne bakınca yüzlerindeki pembelikten, hafif kızarmışlıktan nasıl pişman olduklarını anlayabiliyorsunuz. Gözlerindeki telaştan, etrafa bakınmalarından da tövbe için kıble aradığını fark edebiliyorsunuz.

Onların gözleri öyle parlak bakmaz. Konuşmalarında bir çaresizlik vardır. Offlamalar sızlanmalar arka arkaya gelir.

Bu insanlar bu hayatta çoktan yenildiğini düşünen insanlar..  Mutluluk bir kenara hangi olaya el atsalar o dalı kurutacaklarını düşünürler.

Kısa çöpü çekmişler kısacası. Belki de sunulan çöplerden her biri kısaydı ama ona yine de seçmeden önce umut verildi. Çek bakalım dendi. Çek bu derdi de çek…

Garibim psikologa anlatmaya çalışır derdini. Psikologun profesyonel eğitimini aldığı için onu anlayabileceğini zanneder. Sonra hasta doktor ilişkisi aklına gelir.

O kim ki ben ona anlatayım demek ister ama diyemez. Azarlanmaktan, nasihatlere boğulmaktan korkar.

Bu insanlardan birisi anlat bakalım koltuğuna otuyorken psikolog hemen işe girişiyo. Bir an önce geçmişine gidiyo, çocukluğuna yani. Önünde duran ve eskimiş bu bozuk araba nerede şase yapmış öğrenmek istiyor. Çocukluğunun arasında bi an gelecekten bahsediyo, çaresize.

Ne kadar hızlı diye düşünüyor çaresiz. Gözlerini kapa ve rahatla diyen seste samimiyetten eser yok. Ben farklıyım, bana herkese davrandığın gibi davranma demek istiyor hatta benim en dertli benim demek istiyor. Tabii bu sözler içinde kalıyor. Zaten hep bu yüzden yenilmiş hayatta. İçine atmak, biriktirmek ve paylaşmamak ona bu sonu hazırlamıştı.

Sese dönelim, o hipnotik sese. Psikologun sesinde bir tuhaflık var, o bunu farkediyor. Sanki diyor önce ve sonra belki. Ne diyeceğini zihninde toparlayamıyor. Bir şekilde bir cümle kurabiliyor:

“Sesiniz hiç samimi değil, ama siz samimi davranıyorsunuz bana. Şimdi taşımakta zorlandığım her şeyi hatırlattınız bana. Ben biriktirmeyi tercih ediyordum ama bu şekilde ölürsem de vah(vay) halime.”

Acaba psikolog travmasını mı mıncıklandı? Çok hassas bir noktaya mı temas etti? Neden bu sefer içindekini zamanında söyleyebildi?

Bir an tedirgin oluyor, kalbi acıyor. Çünkü güzel anıları geldi aklına. Üzülmek istediği zaman bulabileceği bir çok anısı olmasına rağmen o hep bir anısına odaklanır ve en çok o anısından etkilenir. Yine o anısıydı aklındaki. Hiç kimseye söyleyemediği, söyleyemediği için de içinde çığ gibi büyüyen, kararsızlığı, derin pişmanlığı… Yaşayamamışlığı ve sonra geç kalmışlığı geliyor aklına.

Bir saniye bu psikolog neler yapıyor ona? O bunları hatırlamak istemiyor ki. Aksine unutmak için gitmişti oraya. Acaba unutmak için önce dünmüş gibi hatırlamak, düşünmekten beyni delmek ardından hüznü en dip seviyede yaşamak mı gerekiyor?

Halbuki.. Olayın hüznünü yeterince hatta fazlasıyla yaşamıştı. Üstüne kendi kuruntularını ekleyerek, kuru binada ağlayarak, hayatını erteleyerek..

Ah bu hamalı olduğumuz pişmanlıklar.. Gün geçtikçe nasıl da omzumuza biniyorlar, ağırlaşıyorlar, taşınamaz hale geliyorlar. Ve günü geldiğinde bize bizden daha çok vakıf oluyorlar.

Çaresiz, işte o günü de bekliyor.. Belki de kendi içinde mutlu olmadığı anları, gelecekte özlemle anacağı günü arzuluyor. Ancak bu günün geleceğine dair şüphesi var.

Bu gelecek hayalleri, ona bugününü unutturacak kadar yoğunlaştığında hüznün dibine şöyle bi vurup çıkıyor.. Sonra borsa değeri birden artan şirket hisseleri gibi şuanın değeri gözünde bi pik noktasına erişiyor. Yaşadığını hissediyor bi an, ben varım diyor…

Onu bu noktaya kadar getiren psikolog gözlerine başarılı olduğunu hissettiren bir bakış alıyor, üzerini düzelttikten ve boğazını temizledikten sonra başka bir evreye geçiyor. Sözleri etkileyici olsun diye dura dura konuşuyor. Hastası hazmetsin istiyor.

“İçinde bulunduğu zamanı görememek biz insanlara has bir arıza çeşidi galiba. Mesela sağlıklı olduğumuz gerçeği pek dikkatimizi çekmez. Ne zamanki hastalanırız, sıhhatin değerini anlarız. Aslında daha çok işler yolunda dediğimizde ıskalarız hayatı. Çünkü irademizle uyum sağlayan hiçbir şey dikkatimizi çekmez. Umut ettiğimiz hayatın hayalinin verdiği haz o hayatı yakaladığımız zamankinden daha fazladır. Bi bakıma, sahip olamadıklarımıza gözümüzde ederinden daha fazla değer biçeriz. Sahip olduğumuz zaman ise, “Peh, bu muymuş?” deriz. Neyi ne kadar arzulamalıyız? Bu ona değer mi? soruları başlangıçta değil bitişte sorduğumuz sorular olunca sonra depresyona gireriz tabii ki.”

Bu konuşmasının ilk aşamasıydı, ona arada söz vermek için duruyordu psikolog ama çaresiz, hiç söze girecek gibi değildi. O psikolog anlattıkça düşünüyordu. Psikologun sözlerini gözlerinde canlandırıyordu. Gerçekten de öyleydi yani, hayatının değerini anlamamıştı şimdiye kadar.O yüzden kulakları sese dikilmiş bir köpek gibiydi.

Psikolog bir bardak sudan sadece bir yudum içti. Sanki konuyu unutmuş gibi baktı ona. Gözlerini yukarı dikti, dudaklarını büzüştürdü. Sessizliğe doğru haykırdı, karanlığa doğru tükürdü.. Bu hareketler ona hatırlatmış olacak ki devam etti sözlerine.

“Bazen topraktan yaratıldığımızı unutuyoruz. ‘uzağa tükürdü diye boyunun uzadığını sanan cücelere benziyoruz’. Kendi hakkımızdaki hüsnü zanlarımız ancak itikadımız kadar gerçek olabilir. Biz her şeyin merkezindeyiz. Ölmemek istiyoruz, zira biz ölürsek herkesin dünyası alt üst olur. Herkes bizsiz ser sefil kalır. Yaşayamaz diye onlar için endişeleniyoruz. Nerede güzel bir söz bulsak hemen sahipleniyoruz. Kötü sözler zaten yalan, yanlış ve iftira. İltifat aldıkça gerçekten havalanıyoruz. Oysa o sözler hep hormonlu. Bir şişkinlik.. Kibir de buradan beslenir. İnsan bir kez kibre bulaşsın, kendini olduğundan farklı görür. Biz bunları fark ederiz, ama söylediğimizde atı alan üsküdar’ı çoktan geçmiş olur. Bazı hastalar da nefsini kendine ilah edinir. Tabi hazır ilah olmuşken cehennemlerini yaratmayı da ihmal etmezler. Oysa hiç kimsenin yükü taşıyabileceğinden fazla değil, herkese makul derecede yük yüklenmiştir. Eğer yaradılışına yabancılaşmadıysan bunu bilmen lazım. Kabul edemediğiniz her tasavvur sizi bizim yanımıza getiriyor. Bu yüzden kendinize herkes 12 havari edinemeyebilir, ama sizin en az bir Ebu bekir’iniz olsun.. Aksi takdirde işte böyle freud’du, wundt’tu size pek yaramaz.”

DROP A COMMENT

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir