Caner Erden

Caner Erden

Endüstri Mühendisi, Araştırma Görevlisi

Eylül Gelmişken Eylül ve Istanbul’a Dair..

Ne zaman Eylül gelse hasretini çektiğim birçok anıyı anımsarım. İçimi bir hüzün kaplar. Zaten hepimiz için Eylül; biraz hüzün biraz hazan biraz firkat değil midir?

Bu şehrin her köşesinde bir iz var, bu şehir bana bir şey hissettiriyor bana bir şey hatırlatıyor. Lakin ey gördüğüm en güzel sanat eseri şehir, Istanbul!.. Senle hem zamana dokunabiliyorum hem de büyünü iliklerime kadar hissedebiliyorum. Sen de biliyorsun ki nereye gitsem ya içinden geçiyorum ya da gittiğim yolların sonu sensin. Ne büyük bir muhabbet besliyorum sana karşı.

Bugün çok aradım. Istanbul’ un insan seline dönmüş tüm sokak ve caddelerinde, mağazalarında, çarşılarında yani gözümün gördüğü her yerinde gönlümün görmek istediğini görmek için karış karış dolaştım. Bir şey aradım. Benden, bana yakın olan bir şey. Tüm gün boyunca aradım. Hem de gereksiz bir kuş çırpınışı heyecanıyla aradım. Senin ebedi cömertliğin ve dürüstlüğünle bu firkat ayını vuslata çevirmeni bekledim. Yorulmadan, ümidimi karatmadan, bıkmadan, usanmadan…

Biz değil miyiz en alakasız karşılaşmaların sonunda “dünya küçük” diyen? Ama sen çok büyükmüşsün aziz Istanbul. Ve sen geçmiyorsun bir türlü Eylül.. Sizle kayboluyorum ama yine sizle var oluyorum. Aşkı bulduğumda maşuku sizden biliyorum. “Gönlümü serinletecek bir kar ver” desem yüce dağlarda kardelenler açar bilirim. Ve “Üşüyen yüreğime kor ol” desem o dağlarda volkanlar patlar.

Ben şimdi kronikleşen yenilgimi alıp gidiyorum. Üzülme yine gelirsin, gelirim. Belki de hiç gitmedik, gitmeden yine geliriz..

Ve Eylül;

Eylül… Fersude sonbaharların giriş kapısı… İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu kırgınlığı pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi… Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar… Bölük pörçük hatıralar kırık dökük sevinçler… Şiir kılığında gelen acı…

Eylül işte; nâm–ı diğer hüzün…

Eylül… Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen… Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı… Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi…

Eylül işte; nâm–ı diğer pişmanlık…

Bilmiyorum siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş… Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de… Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar… Belki sizin kentin huzurludur akşamları belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır…

Eylül işte; nâm–ı diğer melal…

Tenha yollar aşınmış günler hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar… Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü… Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık… Acıların beyhude sevinçlerin zavallı mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti…

Eylül işte; nâm–ı diğer ölümün rengi…

Eylül… Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği… Uçuk benizli koşuşturmacalar yeniden kurulan defter–kitap pazarı… Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar… Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar… Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar… Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik… Para etse canını da verir ama…

Eylül işte; nâm–ı diğer acının mührü…

İskender PALA

1 Comment

DROP A COMMENT

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir