Work and Travel Maceram 7. Bölüm

Uzunca süredir aha düştüm aha yazdım derken bir türlü düşeyazamadım work and travel maceram hakkında. hayır konu yarım kaldı, ben işin orasındayım. efendim yazamadım çünkü;

-işlerimin başımdan aşkın olması
-tarafımca sürekli sınavlara girilmesi
-üşengeç olabilmem
-bulunduğu yerde internet olmaması
-internet olsa da blog yazacak kadar vakit bulunmaması
-vakti olsa bile ilham gelmemesi

gibi çeşitlendirebileceğimiz türden nedenlerim mevcut.

Neyse, gelelim Amerika’daki günlerimizin devamına. Sanırım Canobie Lake Park’ı bitirmiş, daha doğrusu work and travel’ın work kısmını bitirmiş, travel kısmına doğru travel edecektik. Travel’ı geçtik say şimdi dönüş evresine yani uçuşa gel bakalım…

Zaman: Geçen Yaz.

yer: New York/NY/ABD.

zaten bikaç gece önce 8 saat washington/newyork arası peter pan yolculuğundan yorgun düşmüştü bedenim. o sabah newyork manhattan metrosunun koltuklarının konforsuzluğu, biri 100 dolarlık biri de sürüklenemeyen iki bavulun verdiği ‘hay ebenin’ kıvamı hali ve yanımda gayet iyi ingilizceme rağmen laflarının yarısının şifresini çözemediğim tombul zenci misyoner kadının beni durmadan hristiyanlığa davct etme çabalarının yanısıra bir de her arama noktasında canlı bomba muamelesi görmemiz bünyemi iyice berbat bir şekle sokmuştu. o zamanki tek amacım work and travel olayına noktayı koyup memleketime dönmekti. Buydu yani…

Daha fazla uzatmadan, eldivenli gişeciden ilk uçağa:) bi bilet aldım. uçağın kalkmasına var daha iki saat.., terminaldeki binbir türlü tipi tipi ve sayın barrrack obamanın cnn internationalda yapmakta olduğu sağlık reformu konuşmalarını izlemeye başladım. karşımda iiki amish insanını farkettim, tedirgin oldum, çünkü amishler öyle pek teknoloji kullanmaz, kazmayla girişirler adama. öte taraftaki tekerlekli iskemledeki ihtiyar, ihtiyarlık kurumunun sınırlarını zorlamakta; gırtlağından yükselen bitakım fısıltılar kelimeleri şekillendirmeye çalışmakta. 3 tane inanılmaz derecede şişman zenci ise cnn’e feci bir konsantrasyonla kitlenmiş durumda.

‘hmm uçuş saati yaklaşıyor, sıraya girsem eyi’ mantığıyla bavulumu hafif kuyruğun oluşmakta olduğu kapıya doğru sürüyorum. kuyrukta çeşitli tipler var, Türkiye’ye gidiyor hepsi de. valla sanki kuyruktakilerin yarısı meksikalı, ve çeyreği hapşırıp tıksırmakta. sakalları saç gibi olan bi zenci feci hasta, öte tarafta ise meksikalı bir aile sürekli balgamlı öksüren ve feci şekilde yırtınarak ağlayan kızlarını susturmaya çalışıyor.

ben bunlara şaşkınlıkla bakarken, 3 siyahi arkadaşım çantalarını getirip önüme koyuyor. huyum kurusun boyun eğmeyen bir yapıya sahip olan ben, bu durumu kabullenemeyip bavulumu ittiriyorum. 3 ünden biri bana şöyle bakıyor ve gözlerini benden ayırmadan çantaları tekrar önüme itiyor. isyankar kişiliğim, sınırlarda dolaşan ihtiyarın çıkardığına benzer bir fısıltıyla yok olup gidiyor.

işte napıyoruz uçağa biniyoruz sonra. herkes kendine ait olan numaralı koltuklarına oturuyor. önümdeki koltuğun cebinde buruşturulmuş bir dr. pepper kutusundan burnuma sürekli dürtülen ekşi kokular eşliğinde yolcuların binişini izliyorum. bu izleyişime de içimden yanıma meksikalı veya hasta birinin oturmaması konulu dualarım eşlik ediyor. önüme sarışın, beyaz, 30lu yaşlarda bir bayan oturuyor. gelenleri seyrederken, gözüme takılan beyaz zayıf bir amerikalı yaklaşınca dehşetle irkiliyorum. dualarım değişiyor birden.
bakışları tuhaf. bu dünyada değil gibi. büyük ihtimal eroin yada ona benzer birşeyin tribinde. kalan bir tutam saçı kir, yağ ve kepekten katılaşmış. feci kokuyor. gözlerini de önümdeki sarışına dikmiş. psikopat bakışları var. sanki akşam yemeğiymiş gibi bakmakta kadına. boş mu diye soruyor gibi bise yapıyor, kadının vize vermesiyle oturuyor. rahat nefes alıyorum. yanıma da şişman bir meksikalı oturuyor.

harekete geçiliyor. oldum olası uçak kalkışlarını sevmemişimdir.. ufak paranoya goblinleri, eciş bücüş çivili sopalarıyla hipotalamusumu dövmekte o an. sürekli ‘psikopat bakışlı’yı izliyorum. önündeki koltuğa kafasını dayamış, yanındaki kadını bir gres yağı kadar yoğun bakışlarla süzüyor. koridorun öte tarafında oturan bir adam da sürekli psikopat bakışlıyı izlemekte. mavi gözlü, güçlü bir çenesi var. cia ajanına yada hollandalıya benzediğini düşünüyorum. iki sıra gerimde terminaldeki ağlayan çocuklu aile oturuyor. meksikalı çocuk hastalık, ağlamak, balgam, nezle vs. konularda sınırları zorluyor. iki sıra önümdeyse sakalları saç gibi olan zenci mendiliyle arkadaş olmuş durumda. national geographicde klimalardan yayılıp japonyada bir iş kadınını öldüren virüs aklıma geliyor. diyorum ‘öldük arkadaş. tamamdır bu iş. gribiz yani. bundan sonra olayım budur. tamam yav pes.’ burnum feci yanıyor.

baktı durum olacak gibi değil, sarışın, psikopat bakışlıyla muhabbet kuruyor. usul usul konuşuyor. psikopat bakışlının arada gözler kayıp gidiyor. normal insanlar gibi arada göz kırpacağına gözleri bir seri halinde kırpışarak kafası arkaya kayıyor ve kendine geliyor. bunu periyodik olarak tekrarlıyor. arada da full saçmalıyor. kadına bi çeyreklikle buruşmuş bir kesekağıdını yanyana göstererek bişeyler anlatıyor. aha şimdi de onları bulutlarla ilişkilendircek, bulutları gösteriyor. yalnız hollandalının gözü hep üstünde. kadına iyice yaklaşıyor. bu ssefer hollandalı onu dürtüyor. ‘kadından uzak dur’ diyor ve psikopat bakışlı biraz uslanıyor.

stresliyim. bu olaylar 2 saatte gerçekleşti ve çocuk susmuyor. şişman meksikalının muhabbet nanay, zerre ingilizcesi yok. belim çok rahatsız. tişörtümü açıp pantolonumun kemerini bir tık daha sıkıyorum. ve fena halde burnum yanıyor.

tam 10 saat süren yolculuğun ardından vatan topraklarına giriş yapıyorum. uzun zaman oldu görüşmeyeli be istanbul. istanbulda bizi çok değerli biri karşıladı. kim mi o? hani nereye gitse seni yanında götüren, uyuyamadığın gecelerde yanı başında olmasını istediğin, yaza doğru her akşam kese kağıdı içinde erik getiren ve yanında tuzu unutmayan, yere yalın ayak bastığında ikaz etmeyi mutlaka unutmayan, her cumartesi akşamı “yarın pikniğe gidicez hazırlanın” diyen ve piknik sepetinde kaynamış yumurta ve haşlanmış patatese yer ayıran, yaz kış saat 8 den sonra eve geç kaldığında arayan nerdesin diye soran, 8 köşe kasgeti ve işçi maaşıyla 5 çocuk büyütmüş, ancak hiçbir çocuğunun veli toplantısına gitmemiş müsameresine katılmamış, bazen yağmurlu günlerde okuldan almaya gelmiş, bayramlarda, yılbaşlarında ve doğumgünlerinde elini öptüğün büyük insan baba bu be baba! amerika’dan gelen oğlunu karşılamaya gelmiş. yüzünde tebessüm, gözlerinde mutluluk. kavuşmak budur işte…

– baba nasılsın, naptın?
+ iyiyim oğlum, türkiye gibi..

Leave a reply:

Your email address will not be published.