Work and Travel Maceram 6. Bölüm

Berrak ve güneşli bir günde üzerimizdeki gökyüzü parlak mavi görünür. akşamları gün batımı kırmızı, pembe ve turuncudan oluşan muhteşem bir gösteri hazırlar bizlere. doğanın bu renkli oyunları esnasında ben de sıradan yaşamaya devam ediyordum. doğa bizlerden habersiz ne güzellikler yapıyor? biz ise hayranlıkla onu izlemek yerine  işe gidip geliyoruz. Amerika’da bunları düşündüğüm zamanlar. yani sabah saat 8’den akşam saat 11-12 ye kadar çalıştığım günler. Hayatı iki şeritli yolu dikerek geçen insanlardan olmuştum gayri resmi. Amerika diyoruz ama aynı yolları gidip gelmekten önünden geçtiğimiz apartmanların tek tek kapı numaralarını ezberlemiştim. big american dream bu muydu yani?


İdeal bir monotonluk içerisindeydim. neydi beni çekip içine bağlayan? tırnaklarımı kanatan? geceleri saat kurmaktan nefret eden ve çalışma hayatına geçtikten sonra hayatında değişik bir uygulamaya geçmiş ben, hergün Süha’nın dürtmesiyle uyanıyordum. bir nevi çekilmez bir adam oldum, aksi nalet… ben böyle değildim eskiden bana ne yaptılar?


erken uyandıktan sonra hayat kurtlar vadisindeki gibi yavaş geçmeye başlıyordu. öyle ki sabah evden çıktığımda daha anne kucağında olan güneş yeni yeni yorganını üstünden atmaya başlıyor ve beni hedeften saptırmak için ışınlarını gölge boyumu kısaltıcı yönde bedenime vuruyordu. sabahları sodexo şapkasını almayı unutmamak için elimden geleni şapkamı almak ve başıma takmak için yapardım. evden bir hışımla çıktığım için şapkayı unutmam normaldi. mütevekkeli değil hep de unuturdum bu tip eşyaları. elimde emanet gibi duran bu objelerden oldum olası nefret etmiştir. (bu yönüyle gizli bir eşcinsel olmadığını ispat etmiş oluyorum).

neyse, işe gitmek için evden çıkar ve her zamanki saatimde durakta hazır bulunurdum. serviste her zamanki koltuğuma oturur ve özenle hergün aynıları denk gelecek şekilde seçilmiş şarkılardan oluşan bir dinletiyle işe doğru yol alırdım. servisin parka varmasıyla bizim Trellis standına adımımı atmam arasında birkaç nanosaniye sapma ya vardır ya yoktur. feet hesabı yapılsa hep aynı sayıda adımla ve aynı adım boyuyla bu mesafeyi aldığım ispatlanabilir. standıma girer  ve her gün kahvaltı da cheese pizza, öğlen cheese burger yerdim. zaman akmaya devam ediyor bu arada…

çalışırken o kadar çok yer değiştiriyordum ki adeta parkın içerisinde koşuşturuyorum, standlar değiştirmekten sürmenaj olmuştur. haliyle iç güveysinden hallice yoruluyordum. bu yorgunluğu atmak için akşamları nargile içmeye hep aynı mekana giderdim, Heval’lerin evi, bazen de bizim bahçe . mekana gider “ben yine o geceki şeyden alacaktım” der ve aynı çimenlere otururdum. gece seansında sonradan parka gelen ve arka çimenlerde oturan international students tayfası yerini, hava almaya çıkıp da bir atıştırma molası vermiş dominikli, jamaikalı ve ukraynalı grubundan çiftlere bırakırdı. seri bir şekilde nargile içme işlemini tamamlar ve midenin sindirimine yardımcı olmayacak kadar düşüncesiz biri olduğumu ispatlardım kendi teoremlerimle.

ne kadar monoton bir hayatım varmış o zamanlar.

neyse, fazlaca konu dışına çıktık. bu bölümde dayofflarımızdan bahsedecektik güya. garip bir şekilde o günlere dair çok da hatırım yok. hatta yok denecek kadar az, zaten yok dedim…

dayofflarımızda genellikle Boston‘a giderdik. Boston çok tarihi ve etkileyici bir şehir. gittiğimiz zaman havası ve deniziyle bizleri yeterince kendisine hayran bır aktı. sokaklarında gezmek tarifsiz bir huzur veriyordu bizlere. neredeyse gezdiğimiz her sokakta üniversite bulunması dikkatimizi hemen çekmişti. boston dünyanın kişi başına en çok üniversite düşen şehri. yaklaşık 50 üniversite var. koca ülkemizde bile 90 tane üniversite falan var ne kadar eğitimi yüksek insanların yaşadığını anlatmaya gerek yok.

[vimeo 20896348 w=601 h=338]

bu videoda emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.

boston dışında en eğlenceli dayofflarımızdan birisi Hampton Beach‘e yaptığımız gezidir. istediğimiz zaman evimizin havuzunda yüzebiliyorduk, kumsala gitmemizdeki mesele yüzmek değildi. okyanus görmek istiyordu herkes. ayrıca hava tam olarak kumsala müsaitti. serinlemek ve güneşlenmek ne güzel olurdu. bunları söylüyorum çünkü dayoffta nereye gidileceği konusunda fikir birliğine varmak önemliydi. her gruba sadece bir servis veriliyordu ve topluluğun söylediği yer dışında bir yere gidilmiyordu. çoğunluğun istediği yeri istemeyen arkadaşlar bizleri yalnız bırakıyordu ve bu da üzücüydü tabii ki.

hampton beach‘teki hatırlanması gereken, hanımı türk kendisi yunan Lucky abimizle tanışmamızdır. bu aile kumsalda türkçe konuşan arkadaşlarımızı duymuş ve böylelikle kendileriyle tanışma şansı yaşamıştık, ne güzel bir tesadüf. hayatımda tanıdığım en tatlı ve güleryüzlü aile. Lucky abiyle sabaha kadar keyifli sohbetler ederdik. yunanlıların biz türk insanlarına ne kadar çok benzediğini birbirimize anlatır dururduk. aslında bunu bizatihi yaşadık, dünyada bu kadar iyi anlaşacak iki millet daha olamaz. yunanlar bizimle aynı yemekleri yiyor, aynı tip müzikler dinliyor hatta aynı deyimleri kullanıyorlar. bizimle aynı topraklarda yaşamış bir ulus nasıl farklı olabilir ki bizden? çok yakındık Lucky abiyle. Hanımı da her fırsatta tebrik ediyordum böyle birisiyle birlikte olduğu için. Hanımı izmirliydi. Hanımı diyorum çünkü adını hatırlamıyorum maalesef yazık bana. arada Lucky abiyle izmir’e gidip gelirlermiş ve kendisi türkiye hayranı olmuştu. ilerde türkiye’ye tam olarak gelme türkiye’de yaşamlarını sürdürme planları varmış. umarız olur, kendilerini tekrar görürüz. bu arada ablamın ismini hatırladım. Nurhayat Ablaydı adı.

Hampton Beach’teyken

yine bir dayoff’umuzda Lucky abimiz bizi gayet eğlenceli bir karaoke cafe’ye götürmüştü. kendisi de karaoke yaptı. ayrıca sunucudan türkiye’den geldiğini söylediği bizler için alkış istedi. ve bardaki herkes bizim masaya dönüp welcome demişlerdi. harika bir duyguydu hep övündüğümüz misafirperverliği bilmukavele onlardan görmek.

Lucky Abilerdeyiz

yine bir dayoff’umuzda parka ücretsiz giriş yapmıştık. çalıştığımız parka müşteri olarak girdik ve dilediğimizce yedik içtik istediğimiz aletlere bindik. aslında yemeği saat 6dan sonra yiyebildik, ramazandaydık çünkü. ve neredeyse hepimiz oruç tutuyorduk o gün. bu yüzden birbirinden heyecanlı aletlere tam zevkine vararak binememiştik. akşamdan sonra keyfini fazlasıyla çıkardık ama. akşam ezanı okunur okunmaz, trellis’ten 3 tane tam pizza aldık ve stand 19’un arka masalarından birinde afiyetle yedik. bu dakikadan sonra yenilendik ve binmediğimiz alet kalmayacak şekilde bir plan yaptık. çoğunu da tecrübe ettik. canobie lake park’taki aletler bir insanı bir gün boyunca oyalayabilir, her birini denemekle insanın bir günü gidebilir. neyse o gün aklımda kalan en eğlenceli aletler; turkish twist, zero gravity, roller coaster ve freezby‘ydi. gerçekten çok güzel bir gün geçirdik parkta. sanki bütün park bize hizmet ediyordu. tek talihsizlik özgül’ün yanlışlıkla çekildiğimiz onca fotoğrafı silmesiydi. hepimizin morali bozulmuştu ama hataydı işte, herkes yapabilirdi. zaten fazla üzerinde durmadan günümüzü gün etmeye devam etmiştik.

o güzel aile ve biz

bir gün daha var ki değinmeden geçemem. o da tayland’lı arkadaşlarımızı uğurladığımız güne denk gelen dayoff’umuz. o gün gerçekten çok mutsuzdum. hatta uyuyamadım o gece. daha bir hafta tanıdığım fakat muazzam derecede alıştığım taylandlı arkadaşlarımız ayrılıyorlardı amerika’dan. ve kuvvetle muhtemel bir daha gerçek hayatta görüşemeyecektik. bir gün var onlarla çok güzel sohbet ettiğimiz. o gün aklıma geldi onları uğurlarken. o anda ağlamamak için kendimi zor tuttum. fakat eve girip çok derinden ağladım. o anda düşündüklerim çok dokunaklı geldi. ve ağlamamın sebebi sadece gitmelerinden dolayı hüzün duymamdı. çok istediğini bildiğin bir şeyi yapacak kabiliyetinin olmadığını bildiğin andaki aczin insanı ne kadar yaralarmış bunu yaşadım. ve en büyük neden özlemek.

bir başka gün, standdan arkadaşım Ross‘un evine gittik bir keresinde. Ross zaten en çok sevdiğim amerikalılardan. belki de hayatım boyunca en çok sevdiğim amerikalı olacaktır. çok yardımsever ve canayakın birisi. her zaman bizim yanımızda oldu, bizi hiç yalnız bırakmadı. kendi dayoffunda geldi bizi parktan aldı ve evine kadar götürdü. Ross evde annesi ve abisiyle birlikte yaşıyordu. annesi öğretmen abisi apple mağazasında çalışıyor. çok sevimli bir aile. bize o gün yemek ve ardında tatlı hazırlamışlardı. yemeğimizi yedikten sonra bazımız poker bazımız xbox oynadık. yine o gece ross bizi eve bırakmaya geldi ve uzun süre sohbet ettik. yine harika bir gündü.

canobie’de ramazan

evet aslında o günlere baktığımda hiç kötü bir anıyla karşılaşmıyorum. kötü günler yaşamadığım anlamına gelmesin, ama onları çok rahatlıkla unutmak kolaydı. çünkü onları unutturacak o kadar çok arkadaşım vardı ki hepsini bir daha hatırlamayacak şekilde aklımda silebiliyordum.

6. bölümü de burada bitirelim. 7. bölümde eğer sağ elimde bir yanma hissetmezsem artık new hampshire’daki son günlerimi ayrılığı ve tatil planlarımı anlatacağım. kendine iyi bak. bye.

4 comments On Work and Travel Maceram 6. Bölüm

Leave a reply:

Your email address will not be published.