Work and Travel Maceram 5. Bölüm

Temmuz’da New Hampshire bir başkadır. Ceii demeden biter de yaz, anlamazsın. Yani ben bir şey anlamadım bu hızla akıp giden aylardan. Ek süre istesek olmaz mı tabiat anadan? ancak o zaman da tabiat ananın ‘güzel olan şey zaten çabuk bitermiş’ düsturuna sövmüş oluruz. Bu arada ABD maceramızı neredeyse yarılamıştık, iki aydır ABD’deydik. Yani tam ortasındaydık, mevsimin yağmurun. hmmm ımımımm tam ortasında. nasıl da birmiş meğer hasretler, nasıl da mecburmuşuz sabretmeye.. sevmeye.. öğrenmeye…

Bu zamanlar kendimize ve iş dışı aktivitelerimize daha çok zaman ayırabiliyorduk. Kaldığımız sitenin sosyal imkanları gayet genişti. Kapıda hiç kullanmamış olsak da barbekümüz, iki üç defa maç yaptığımız çim futbol sahası, basketbol sahası ve yüzme havuzumuz vardı. en çok da yüzme havuzunda vakit geçirirdik. Ne de güzeldi havuz başında güneşlenmek. işte işten önce işi bize unutturan iş havuz sefasıydı. Havuz ile duygusal bir bağ kurmuş gibiydim. Duygusallığımı tetikleyen bu mudur bilinmez o zamanlar baya bildiğin geceleri şiir yazardım. Yanımda hala belki bir gün paylaşırım. Üzerimde tarifi benim tarafımdan mümkün olmayan bir hüzün vardı. Bir yandan ayrılığın hüznüne yakınlaşıyor bir yandan da kavuşmanın sevincine doğru koşuyordum… iki kaşı çatık duygu ile yoğruluyordum. Bir gün düşün ki, bir sigara içimlik vakit kadar kısa, oyuncaksız kalmış çocuğun annesine bakışı kadar derin ve anlamlı. işte böyleydi Temmuz günleri benim için.

Neyse, bunlar ayrı bir mevzuu. şirket anılarıma geleyim. işyerinde tatlı tatsız bir çok arkadaş edindim. Çalıştığım standdaki kişilerden oluşan bir albüm oluşturdum facebook’a ekledim. geçen gün baktığımda bazı iş arkadaşlarımın isimlerini şimdiden unuttuğumu farkettim. tabii bu albüm sayesinde tekrar hepsini hatırladım. Ne büyüksün facebook! albüm için tıklayın.

The Trellis At Canobie

 Biraz standımdan bahsedeyim. The Trellis.. Yeşil ve sarının hakim olduğu parkın ilk kurulan standı. Giriş kapısının sağ tarafında popcorn standının karşısında yer alıyor. Bu standda hamburger, cheeseburger, hot dog, cheese pizza, pepporoni pizza, fries, onion ring ve fried dough satılıyor. fried dough bildiğimiz kızarmış hamur üzerine tereyağı ve onunla birlikte pudra şekeri ile bir çeşit anadolu’daki bişi, mafiş. ve tanesinin de fiyatı da 5 dolar. zaten orada bütün yiyecek içecek bize çok pahalı geliyordu. 500 ml su 2.5 dolar gibi bir şeydi. yuh… standın en büyük özelliği parktaki çoğu ürünü bulundurmasıydı. bu nedenle trellis parktaki en yüksek ciroya sahipti.

üç paragraf yukarıda belirttim, işten önce Sena ile havuza girerdik, ben yüzmeyi hiç bilmiyordum (öğrenmeden önce kimseye söylemesem de). Ama iki üç gün o havuzda yüzdükten sonra en azından boğulmamayı öğrendim. Sena tarafından öğretildim, teşekkürü borç bilirim. Çok boğulurken kurtarmıştır beni. Bir keresinde 2-3 metrelik havuzda kesin gittim deyip kendimi bırakmıştım, dibe doğru batarken tuttu çıkardı beni, can borcu bu ödenemez.

Neyse, bu dönemler sabahları boş vakitler bulabiliyorduk. saat 8’de uyandığımızı düşünürsek yaklaşık 4 saatlik bir boşluk. Bize saati 8-10 dolarlık işler çok çekici geliyordu. herkes fazla saat almak için elinden geleni yapıyordu. fakat parkta beni uzun bir süre geç vakitte çağırdılar işe. Bu bana günde 40 dolar gibi bir kayıp demekti. hırs ya bu ben de farklı yollara başvurup başka bir işe girmeyi bile düşündüm. iş bulmak o kadar da zor değildi bulunduğumuz kasabada. Marketler, cafeler, alışveriş merkezleri bizim gibi elemanlara sürekli ihtiyaç duyuyordu.
İş görüşmesini bile konsept olarak hazırlamıştım, biraz eksikler vardı ama onu da doğaçlama hallederiz dedim ;
+ben -işyeri sahibi
+selamın aleyküm abi. Ben iş arıyordum da, şey iş bakıyordum da...
-aleyküm selam da sen kimsin? baktığın işin burda olduğuna emin misin? bak buralardaysa al da git o zaman!
+Hııı, yok yanlış anladın abi. İşe ihtiyacım var benim.
-Ne iş yaparsın ki?
+HERTÜRLÜ İŞTEN ANLARIM ABİ! NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ !
-Vallaha mı ne iş olursa yapar mısın?
+Evvel Allah abi! Elimden bir uçan birde kaçan kurtulur ki, bazılarını da kaçarken yakalamışlığım vardır icabında.
- Daha önce bir yerlerde çalıştın mı yani  bir  iş tecrüben var mı?
+Yok abi,tecrübemi hayatla sabit kılmışım ben.
-Nasıl yani...
+Kendimden tecrübeliyim ben abi!
-Neler yapabileceklerini söyle ki sana yardımcı olayım.
+Yapacaklarımı anlatsam akşam olur,yapamayacaklarımı söylesem ?
-Napayım ben senin yapamayacağın şeyleri bana icraat önemli!
+He onu da yapabiliyorum abi!
-Neyi?
+Demin dedin ya icraat. Onu da geçen gün öğrendiydim.
-Fessüphanallah!
+Noldu abi canın bişeye mi sıkkın, anlarım o işlerden de yardımcı olayım?
-Yok istemez!
+Neyse işe çok mu ihtiyacın var?
-Çookkk ağabey! açlıktan ağzımın içinde bakteri kalmadığından ağzım kokmuyor. İşsizim, evime ekmek götüremiyorum,çok mutsuzum!
+Hımm anladım. Madem herşeyi yapabiliyorsun bak aklıma geldi şimdi. Mutluluğun resmini çizebilir misin?
-Boyacılıkta yaptım abi anlarım o işlerdende. Sen ne tarz bişey istiyosun söyle 2 güne hemen elinde.
+Hahhaaa, Hiç güleceğim yoktu. Seni işe alırım ama bir şartla!
-Ne iş olsa yaparım abi!
+Daha şartımı duymadın ki?
-Kayıtsız şartsız seninim abi! Etim de kemiğimi de al senin olsun! Yeter ki bana iş ver abi!
Abii ağlıyor musun? Ne dedim ki? bana mı kızdın abi? Özür dilerim kötü bişey dediysem!
+Yok... yok...
-Sana kızmadım kardeşim! Seni bu halle getiren insanlara sinirlendim sadece!

 

Şaka şaka, ne iş baktım ne de kimseyle iş görüşmesi yaptım. Şirkette aldığım saatler diğer international öğrencilere göre düşüktü. Ona efkarlanıp gece dışarı çıkıp Newyork’ta beş minare filminin acaba nasıl olacağını düşünüp dururdum. neyseki efkarım fazla sürmedi, bir kaç gün sonra Adam Hayman ile görüşüp işe erken gelme konusunda izin alabildim. hatta bazı günler saat 6:30 – 7:00 AM gibi gidiyordum işe. Parkın stoklarını standlara dağıtmak için birilerinin erken gelmesi gerekiyordu. ya da catering için yiyecek hazırlamak sabahın erken saatlerinde yapılan işlerdi. buralara talebim doğrultusunda çağrıldım. bu da kaybettiğim zamanında kaybettiğim saatleri yapmama imkan veriyordu.

Öyle bir ortamdı Canobie, talepte bulunan kimseyi kolay kolay geri çevirmedikleri gibi talepte bulunmayanı da hep kötü şartlarda tutuyorlardı. Adalet sağlanamıyordu ama herkes istediğini belirttiği zaman sorun olmuyordu, anlayışlı manajerler bütün sorunlarımızı çözüyorlardı.

Bazı günler ayaklarım geri geri gitmek istese de park yolunda, sevdiğim iş arkadaşlarım vardı. ve her konuda hoş sohbetleri ve eğlenceli kişilikleri ile zamanın nasıl geçtiğini bana hissettirmiyorlardı bile. başımızı kaldırmadan pizza yapmamıza rağmen müşterilere yetiştiremediğimiz zamanlar, standın önünde oluşan 4-5 metre kuyruklar oluyordu bazen… bu anlarda ‘iş yoğunluğu nedir?, tempolu çalışma nasıl olur?’. çok iyi anlıyorduk. son derece pratik ve hızlı olmak fastfood sektöründe hayati öneme sahip. ilk başlarda vasat olsam da zamanla en hızlı pizza yapma tekniklerini geliştirdim kendimce. hatta Cole ile birlikte geliştirdiğimiz ‘sabah pizzaları yap, zamanı geldiğinde pişir’ modeli herkes tarafından uygulanmıştır. Parkın en yoğun dönemlerinde dahi bu yolla bütün pizza siparişlerini önemli ölçüde karşıladık. Aslında yöntemin baba kısmı Cole’a aitti, ben ufak geliştirmeler de bulundum o kadar.

Gelelim Fried Dough’a. Parkın kuşkusuz en kalabalık standı fried dough standı idi. Ekşi sözlükçülerin nutella tutkusu kadar bizim parktakilerin fried dough tutkusu vardı. parka giren herkesin mutlaka yediği bir şey bu. haliyle stand her zaman meşgul. bu yüzden kimse çalışmak istemiyordu orada. ben de bir kaç sefer çalıştım orada. yaptığımız şey donmuş halde gelen hamurları kızartarak servis etmekten ibaret. yaklaşık 2 dakika süren bir fried dough servisi parka bariz bir şekilde yetmiyordu. kuyruk ne yaparsak yapalım oluyordu. buna çözüm bulamadık Cole ile beraber. bu sorun devam ediyordur hala sanırım.

Neyse, öyle böyle baya para kazandım gavur ellerde. paraları evde koyacak yer bulamıyorduk, bazen cebimizden taşıyor yerlere falan düşüyordu, gitmemize yakın halıyı göremez hale gelmiştik. lan bu halı ne zaman yeşil oldu falan diyorduk birbirimize.bir ara o kadar parayı cebimde görünce para beni değiştirur mu diye soran ikramiye vurmuş karadenizli gibi düşünmeye başladım. hatta arada felsefik düşündüm:

Aslında dostlar dedim anlamamız gereken bir şey var. para saçmalıktır, saçmalatır bizi!
Para; özünde saçma sapan bir şeydir !
Yokluğu eksikliktir, bazen de varlığı eksiltir hayatımızı ! Kimi zaman  yok eder içten içe tüketir bizi,  ama yeni para bulmuşsan eğer para senin için saçmalıktır!

bu yüzden derhal harcamak lazım deyip hemen ebay’den bir adet Sony Vaio, bir adet Samsung Galaxy S, bir adet Nikon S9000 ve bir adet Emperio Armani siparişi verdim. bu düşüncelereden sonra hemen yaptım bunu. hiç düşünmeden araştırmadan aldım bütün ürünleri. param yarıladı, bitmedi yine de, bereketli para ne de olsa, alınteri:)

Konunun dışına çıktık parkı unuttuk yine, neyse bu bölümü de kapatıyorum. 6. bölümde Allah izin verirse day off’larımızı Türk arkadaşlarla etkinliklerimizi anlatacağım klavyem izin verdiğince.

tu bi kıntinyu

Leave a reply:

Your email address will not be published.