Work and travel maceram 2. bölüm

Kaldığım yerden devam bölüm 2…

Bütün istek, arzu heves bir önceki sene bu yolculuğu yapan arkadaşlarımızdan dolayıydı. Ve bu dolayı arkadaşların mutluluğu hoşça deneyimler yaşamalarından dolayıydı. Bu dolayılardan dolayı biz de Emre Ceviz‘le dolaylı olarak etkilendik. Bizden bir önceki sene bu macerayı yaşayan isimler; Alim Uçar, Ahmet Bican Ünsal ve Onur Gürkan Gökhan… Onlar anlattı biz heveslendik. Dedik ki gidip gelmek için yapacağımız bütün masrafları karşılayacak kadar para kazansak bize yeter. Yani nefes alsak yeter. Bu konuda güzel bir söz olmalı, ama aklıma gelmedi şimdi. Neyse gidelim dedik hem bak orada edineceğimiz deneyimler de yanımıza kar kalır. Onlara da uçak bileti alacak değiliz ya gelsinler yanımızda zararı yok. Yanımıza kalırlar. Böylece mutlu bir macera yaşarız.

Çok büyük beklentilerimiz yoktu…

Bir de abi para yönünden bir beklentimiz yoktu. Varsa ekmek bulabilen şereflerdenim. İş seçiminde önceliğimiz ingilizce konuşabileceğimiz, sosyal imkanlar bulabileceğimiz bir işe yönelikti. Havuz partilerini falan hayal dahi edemezdik. Çakma da olsa Micheal Jackson showlar falan.. oh baby it would be perfect. Neyse amacımız için iş fuarında görüşmek üzere bir fast food şirketiyle anlaşmayı kafaya koymuştuk.

O ana geldik iş fuarına..

Anlatayım, yer Taksim, the marmara oteli. Perşembe günü, tesadüf ikimizin de dersi yoktu o gün. Ben fuardan önce iki ingilizce makale okudum ki birkaç farklı kelime hatırlayayım dedim. Telefonumdan The Newyork Times’ı güzelce okudum. Davos ile ilgili bir yazıydı sanırım, hoştu güzelce okudum hepsini. Yine de fuarda öyle bir heyecan yaptık ki isverenin karşısında dilimiz tutuldu, normal dilimiz tutulunca yabancı dilimiz de tutulmuş oldu. Konuşamaz olduk. Haliyle adam bize biz sizi sonra ararız deyip gönderdi. İş fuarında tek istediğimiz iş buydu. Bu işi alırız diye başka alternatif dahi düşünmemiştik. Bu yüzden daha önce reddedildiğimiz masaya bir şans daha istemek için tekrar oturduk. Yine reddedildik. Işverene bir türlü sevdiremedik kendimizi. Hatta bu görüşmeden sonra diğer başvuran arkadaşları da reddettiğini görünce kahve arasında işverenin yanına gidip bu işi ne kadar çok istediğimizi tekrar tekrar anlattık. Yok bin kerede gitsek bu adam bize bu işi vermeyecek dedik, umudu kestik. Çok moralimiz bozuldu tabii. Çünkü diğer işleri doğru düzgün araştırmamıştık. Ve zaten çoğu da işçilerini seçmiş artık toplanıyorlardı. Yani geriye seçilmemiş dolayısıyla daha nispeten daha kötü işler kalmıştı. İş fuarını terketmek en mantıklısı gibi geldi bian. Ama bir sonraki fuar iki ay sonraydı ve gelecek işlerin akıbeti belli değildi. Tekrar diğer işleri düşünmeye başladık. Aralarında bir iş Canobie Lake Park‘taki, dikkatimizi çekti. Çünkü başvurulara kolay kolay hayır demiyorlardı. Bir şansımızı deneyelim dedik. Sıraya girdik. Bizden önceki başvuran heyecan yaptı adamın sorduğu hiç bir soruyu cevaplayamadı. Ve elendi. Biz bu kez farklı davrandık ona soruları biz sorduk. İlk kez mi geliyorsunuz? Yolculuk nasıldı? Nasıl geldiniz? Buraları beğendiniz mi? gibi basit sorular ile adamı lafa tuttuk. Kendisi de sohbeti seven bir insanmış, anlattı da anlattı. Biz sadece dinledik. En sonunda bize formu uzattı işe alındınız dedi. Biz bir an düşündük imzayı atarsak geri dönüşü yoktu çünkü. Bir daha iş de bakamazdık mecbur bu işe gidecektik. Güzel yanı kafamız rahat olacak ve planımızı daha kolay yapabilecek olmamızdı. Bu sebepten imzayı attık ve işimizi de elde etmiş olduk. Geriye yapmamız gereken biraz araştırma yapma ve zamanı beklemek. Amerika kapısı bizler için sonuna kadar açılmıştı. İşyerimizin adı Canobie Lake Park ve işimiz yemek servisinde çalışmaktı. Hayırlı olsun.

bundan sonraki bölüm amerika’dan devam edecek...

Leave a reply:

Your email address will not be published.